Farkedişim benim olsun.

     Yıkımın ve yok oluşun tam ortasında anlamıştı kim olduğunu. Tüm dünya dümdüz olmuştu ve soğuktu. Dumanlar tütüyordu her yerde. Kimse kalkmıyordu yattığı çamur, kan ve bokun üzerinden.


     Adam, benliğinin çığlıklarını duyuyordu kalp atışı gibi kulaklarında. Yankılarını duyabilecek kadar yalnızdı yeryüzünde.


     Sessiz, dumanlıydı her şey gibi içindeki son ruh parçaları da. Tıpkı yeni doğmuşcasına derin bir nefes aldı. Hava yerine tüm o dumanları çekti. Ciğerlerine katran, ruhuna keder kattı. O ana kadar varlığını bile unuttuğu göz kapaklarını kapattı. Vahşetin külleri her iki gözünü de yakıyordu. İğne deliği kadar kalmıştı göz bebekleri. Büyümelerini hissetti. Yaşadığı anın tadını çıkardı çünkü yaşadığı bir an olmayacaktı artık. Gözlerini açtığında artık tamamen biliyordu. Bütün o hatırladıkları, aklındaki imgeler, hepsi yaşanmış mıydı? Hepsi gerçek olabilir miydi? Gerçek, tam olarak gözünün önünde yatıyordu yine çamur, kan ve bok içinde. Gördüğü her şey ama her şey en basit içgüdü kadar netti.


     Dumanlar yükseliyordu kaynağı yer olmayan. Beyni tütüyordu. Bunca ruh hiçbir omzun kaldıramayacağı kadar ağırdı. Dizlerinin bağı çözüldü aniden. Artık o da bir parçasıydı bu çamur, kan ve bok çukurunun kendinden emin olmayan düşüncelerle donatılmış. Artık sebep olduğu her şeyin yükü üzerinde oturuyordu; yaşamlar ve yaşanılanlar.


     Derin bir nefes aldı yine. Tüm dumanları çekti belki de katran dolu ciğerlerine. Her nefesinde biraz daha eziliyordu içine çektiği keder ile. Ve her nefesi hiç doğmamış ruhunu besliyordu.