Orman
Gözümü kocaman bir ağacın gölgesinde açtım. Kapkalın dalları vardı kendi başına en az yüz yıllık bir ağaç olabilecek kadar kalın. Etrafıma şöyle bir baktığımda en büyük ve haliyle en yaşlı ağaç da(böyle mi yazılmalı “da”?) buydu belki. Bir tepedeydim. Ağaç da tepedeydi. Tepenin en üstündeydik ağaç ve ben. Ağaca tekrar baktım ve tekrar hayrete düştüm tıpkı biraz önce size anlatırken düştüğüm gibi. Kocamandı. Hayır, anlamadınız. Gerçekten kocamandı. Sanki Doğa Ana, Orman Tanrısı, Gezegenin Ruhu ya da ne diye adlandırıyorsanız o vücut bulmuştu ve tepede durup bana bakıyordu aynı anda diğerlerine de baktığı gibi. Garipti.
Silkelendim üstümdeki tozu biraz da toprağı atabilmek için. Pek işe yaradığını söyleyemem elbette ama yine de genel görünüşümü etkilediğini düşünüyorum. Etrafıma bakındım iyice. Belki bir şeyler ya da birilerini görürüm diyerekten. Malumunuz bir işe yaramadı. Yaradı mı? Yo hayır yaramadı, yanlışınız var.
Bir an için, küçücük bir an için o kutsal ağaca, ağaç demek doğru olur mu bilmiyorum, tırmanmayı düşündüm. Neden böyle saçma bir fikre kapıldığım elbette gün gibi açık; nerede olduğumu bilmek istiyordum ki bu benim hakkımdı. Düşünsenize farklı, bambaşka bir yerde tamamen alakasız bir zamanda gözlerinizi açıyorsunuz. Nerede ve saatin kaç olduğunu bilmeye elbette hakkınız olmalı. Hem kendinizin de artık tıpkı diğer ögeler ve detaylar gibi farklı olmadığını nereden bileceksiniz?(Gönderme yapıyor yazar benim düşüncelerimle) Tabi ki bilemezsiniz. Ben de bilemiyorum bu yüzden. Neredeyim? Kimim ben?
Yaşayan, nefes alan tüm varlıkların kutsal annesinin ihtişamlı ve aynı derecede yaşlı bedenine tırmanma fikrimden koşarak, mümkün mertebe Şener Şen misali(Hey Yazar! Sana diyorum! Çık kafamdan!) uzaklaştım. Bu hiç durmadan, deliler gibi tırmansam bile haftalarca sürebilecek bir uğraştı. Ve düşündüğünüzün aksine benim bu yazar gibi boşa harcayacak ne günlerim ne de haftalarım vardı. Ben de daha yatay eksende, mümkün mertebe yere paralel yolculuk etmeye karar verdim. Bu tamamen benim irademle gerçekleşti.
Ne yol vardı ne de patika. Sadece ama sadece ağaçlar duruyordu dimdik. Ben ise dümdüz gidemiyor, ağaçların arasından kıvrılmak zorunda kalıyordum. Daha sonraları dikkatimi çektiği üzere bu şekilde bir yol katedemeyeceğimi, etsem bile bunu anlayamayacağımı anladım. Nereye gittiğimi bilmeden bir yere gidemezdim. Özellikle de nerede olduğumu bilmiyorsam. Yalan mı? Siz yapabilir miydiniz bunu sayın okur? Eğer yapabilirdiyseniz bile çok üzgünüm. Ben yapamadım. İzninizle devam edeyim.
Yol boyunca ağaçlara işaretler kazımaya başladım. Böylece nerede olduğumu, ne kadar uzaklaştığımı anlaya bilecektim. Fakat iki, evet tam iki gün sonra anladım ki bu orman, ah orman demek namümkün, bu uçsuz bucaksız hayal gücü yürünerek katedilemeyecek büyüklükteydi. Hatta belki sonu bile yoktu. Yazık.
Kendi susmayan iç sesimle boğuşurken bir şeyin daha farkına vardım bu sonsuz düş ormanında. Vay canına, şimdi söyleyince de bambaşka bir şey farkettim. Amma da çok şeyin farkına varmışım ben o karanlık ve nemli yerde. Herneyse. Devam edelim.
Bu orman korkunç bir beynin, derin algıların ve tamamen karamsar bir ruh halinin temsilcisiydi adeta. Sanki birisinin düşüncelerinde yürüyordum o güne kadar. Sanki fikirlerine işaretler kazıyor ve çıkmaya çalışıyordum bu bitmemiş labirentten. Bir kaç gün daha geçirdim bu yabancının fikirlerinin arasında.
(devamı var sanki bunun.)