Dostum, tostum olur musun?

      Kendi halinde bir balıkçı kayığına yaslanıp soluklandı. Kayıp gibi kendi halinde bir adamdı. Karşısındaki ışık gittikçe uzaklaşıyordu. Peşinde koşturmaktan ne olduğunu düşünmeye vakti olmamıştı. Bir deniz fenerine ait olması aklına ilk gelen idi ama öyle değil idi işte. Deniz fenerleri sabit dururdu.

     Işık, gözden kaybolmak üzere ufuk çizgisine doğru gidiyordu. Duraksamak yersiz, koşturmaya devam etmeli deyü düşündü ve düşünmekle kalmadı; harekete geçti. İlerliyordu ama hiçbir zaman ondan hızlı gidemeyecekmiş gibi geliyordu. Yolda birkaç dalgayla dövülen kendi halinde kayıklar gördü ve bunlara yaslanmış yine kendi halinde insanlar. Kendi halinden, kendinden geçmiş insanlar. Birkaçı ayağına dolandı, tökezledi. Durmadı ama. Aksine hızlandı hatta. Bir iki kişi seslendi arkasından: “Boşuna bu koşuşun. Yakalayamayacaksın!”. Dinlemedi ve devam etti.

     Rıhtım bitiyordu. Burna yaklaşmaya başlamıştı. Kafasında ise bir terazi atlayıp devam etmekle durup kederden geberememeyi tartıyordu. Burna geldi, belli ki atlamak daha ağır gelmişti terazide. Soğuk havayı yüzünde hissetti. Su ise aksine sıcaktı. Işık tam önünde dokunulmaya hazır bir şekilde duruyordu.

     Başkalarına takıldı gözü, denizde onun gibi bulunan başkalarına. Kime baksa sırıtıyordu. Suyun üzerinde yüzen gözler, hüzünlü birer bilgenin gözleriydi. Dalgalarla savrulmaktan mutlu olan gözlerdi gördüğü. En sonunda kayalara vuracaklarının bilincinde belki de yatıyorlardı suda.

     Işık duruyordu yine yerinde. Sıcaklığı pek cazipti. Yoktu kaybedecek bir şeyi, dokundu o da ışığa. Yılzdızıyla barıştı evrende o an, kendisinin farkına vardı, kendi olmayanı kavradı ve kavradıkça onunla birleşti. O artık sudaki herkesti, ışıktı, suyun kendisiydi. İstese suyun üzerinde yürüyebilirdi belki ama kayalar ona çok daha anlamlı geliyordu. Dalga bir kayık gibi dövüyordu onu. Kendi halinde bir adamdı ışığın peşinde, kendi halinde bir kayık oldu ışığın içinde.